Matbaanın Bulunuşu
Aslında, sadece hareketli harflerle yapılan baskı tekniğini belirten matbaanın tarihi, basımcılık tarihinin çok daha kısa bir dönemini oluşturmaktadır ve bu anlamda matbaanın ne zaman icat edildiğini belirleyebilmek için de öncelikle bu sözcüğün neyi kapsadığını betimlemek yerinde olacaktır. Günümüzde kullanılan matbaa sözcüğüyle hareketli harflerle yapılan baskı kastedilmektedir ve bu baskıda kullanılacak harfler, noktalama işaretleri veya semboller için ayrı bir matris kullanılmaktadır. Matristen harfler elde edilir. Yalnız bir cins matrisin oluşturduğu harfler dizisine ise font denir. Bu şekilde elde edilen harfler bir araya getirilerek metnin bir sayfası oluşturulur. Bunun dışında bir de klişe baskı denilen basım türü vardır ki, bu işlem oyulmuş tahta veya madeni levha kullanılarak yazı ve resimlerin grafik röprodüksiyonunu elde etmek anlamına gelir. Klişe baskıda her sayfa, bir bütün olarak levha üzerine oyulur1. Bu ikinci tür basım işi gerçekten çok eski dönemlerden bu yana bilinmekte olan bir sanattır. Ancak kesin bir tarih belirtmek olanaklı olmamakla birlikte, bilinen ilk baskı Budizm’in Japonya’da yayılmasını sağlayan İmparatoriçe Shotoko (Ölümü M.S. 769) devrine aittir. Bu dinde, Budha’nın resimlerinin ve Kutsal Sutra’nın metinlerinin çoğaltılması büyük bir sevap olduğundan, İmparatoriçe Japon pagodalarına konmak üzere bir milyon nüsha muska bastırmıştır. Bu baskı tekniği Çin’de ise Tang sülalesi (618-906) zamanında gelişmeye başlamış ve Feng Tao zamanında Konfüçyüs klasikleri yayımlanmaya başlamıştır. Ve nihayet Sung İmparatorları döneminde (960-1279) ilk kez, ayrı ayrı harfler dökerek basma yapmayı, 1041’de Pi Sheng adlı bir Çinli denemiştir. Pi Sheng’in porselenden harfler dökerek matbaanın ilk önemli gelişme adımını başlattığı kabul edilmektedir.3 Aslında Çin alfabesi 50.000 harfi olan bir alfabedir. Yazabilmek için bunlardan en az 3000 tanesinin kullanılması gerekmekteydi. Tek tek harflerle baskı yapmaktansa, kalıp halinde sayfalar oymak daha kolaydır. Bu yüzden Pi Sheng’in böyle bir işi neden denediği kesinlikle anlaşılamamıştır. Kore’de ise 1403 yılından itibaren matbaanın kullanıldığı görülmektedir. Bu matbaada önceleri tahta, pişmiş kil ve porselen kullanılmaktayken, zamanla bronz harfler kullanılmaya başlamıştır. Ancak Uzakdoğu alfabelerinin ideografik oluşu, klişe baskının gelişmesine ve matbaanın bu bölgelerde etkisiz kalmasına ve yeterince gelişme gösterememesine neden olmuştur. Öyle ki tekrar klişe baskı öne çıkmış ve matbaa zamanla ortadan kalkmıştır.5 Bununla birlikte, bazı araştırmacılar, Çinli Pi Sheng’e örnek olacak ilk basmayı Uygurların bulduğunu savunmaktadırlar. Bu iddiayı destekleyen bazı kanıtlar bulunmaktadır. Bunların başında 1902-1907 yılları arasında, Doğu Türkistan’da, Turfan’da yapılan kazılarda Tun-Huang Mağaraları’nda Uygur harfleriyle yazılmış pek çok kitap ve bunların yanında bir torba içerisinde tek tek hazırlanmış Uygur harflerinin bulunması gelmektedir. Ancak matbaanın Uygurlarca bulunduğunu söylemek yine de pek olanaklı görünmemektedir. Çünkü Uygur metinlerinin hiçbiri matbaada basılmış değildir. Tamamı el yazmasıdır. Diğer taraftan bunların tarihinin 868’den önceye gitmediği kabul edilmektedir. Bu tarih ise Çin’de bu tür basım tekniğinin çok gelişmiş olduğu bir dönemdir. Bu nedenle Uygurların bu tekniği Çinlilerden aldığını belirtmek daha makul görünmektedir. Hatta Uygur eserlerinde sayfa numaraları Çince verilmiştir. Bütün bunlar bugün anlaşıldığı anlamda ve yukarıda betimlendiği biçimiyle matbaanın ilk kez kimin tarafından bulunduğu sorusunun yanıtını zorlaştırmaktadır. Ancak, Uzakdoğu’da başlayan bu çalışma, Avrupa’da matbaanın icat edilmesinden önce de, benzer bir gelişme göstermiş ve 14. yüzyılda bu sanatın en seçkin örnekleri Hollanda’da verilmeye başlamıştır. Bununla birlikte, yapılan ayrıntılı incelemeler Johann Gutenberg üzerinde karar kılınmasını sağlamıştır. Ancak özellikle üzerinde durulan bir diğer kimse de Lourens Janszoon Coster olmuştur. Coster’in 1430 yılında Hollanda’nın Haarlem kentinde matbaayı icat ettiği savunulmaktadır. Ancak onun matbaayı bulduğunu belirten kaynakların çok sonradan yazılmış kaynaklar olması ve Coster’in basmış olduğu kabul edilen hiçbir kitabın izine rastlanmamış olması bu iddiaları güçsüz kılmaktadır. Ancak klişe baskı tekniğinin orada bir hayli gelişme göstermiş olmasının, matbaayla ilgili bu yanılgının doğmasına neden olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Gutenberg adının ön plana çıkmasında başka önemli kanıtlar da bulunmaktadır. Bunlardan birisi, 1458’de yani matbaanın bulunduğu yıllarda, Papa IV. Sixtus’un doktorunun “Strassbourg’da yerleşmiş olan Gutenberg ve çırağı Fust10, metal harflerle parşömen üzerine Mainz şehrinde günde 300 sayfa basarlardı” diye yazmış olmasıdır. Bir diğer belge ise Sorbon Üniversitesi’nde bulunan bir İncil nüshasının arkasında yer alan bir profesörün notudur. Bu notta bu harika kitabı 1455’de Mainz’de Bonemontanus bastı denilmektedir. O dönemin Latince konuşma geleneğine bağlı olarak profesörün Gutenberg adını Latince’ye çevirerek “Bonemontanus” yaptığı anlaşılmaktadır. Zaten kendisi kuyumcu olan Gutenberg’in, yaşadığı Mainz ve Strassburg şehirlerinde, özellikle de Mainz’da 1455 yılında kitap çoğaltmakta matbaayı etkin bir biçimde kullandığı bilinmektedir. Ancak Gutenberg’in, ilk kitabını 1444 ya da 1447 tarihleri arasında basmış olduğu sanılmaktadır. 1456’dan sonra matbaa artık pratik olarak kitapların çoğaltılması için varlığına gerek duyulan zorunlu bir araç konumuna yükselmiştir. 1454 ve 1455 yıllarında basılan ve İstanbul’u almış olmalarından dolayı Türklere karşı savaş çağrıları yapılan Indulgence’ler ile 1456 yılında basılan 42 satırlık Gutenberg İncili de matbaanın ilk ürünlerinden kabul edilmektedir. Matbaanın Avrupa’da gelişmesi kitap için yepyeni bir gelişme sürecini başlatmış oldu. Çünkü matbaayla birlikte ucuzlayan kitap, geniş halk kitlelerinin ulaşabileceği bir araç haline geldi ve bilgi halka inmeye başladı. O dönemde zaten kötü koşullar altında yaşayan büyük halk kitleleri, daha kolay ulaşabildikleri bilgi sayesinde, kendisini kuşatan sihir, büyü gibi batıl inançların yerine, bu bilgiyi kullanmaya başladı ve sonuçta akla dayalı, kendine güvenen yeni bir insan tipi ortaya çıktı. Bu aslında Francis Bacon’ın Batı kültür dünyası için idealize ettiği “yeni düşünce dünyası”na giden yolun açılmasıdır. Çünkü, Batı için Rönesans anlamına gelen bu uyanış sonunda, yeni değerlere dayanan siyasal ve toplumsal bir düzen kurulmaya başlanmıştır









